Yazar: 13:42 Ekonomi, Manşet Haberler

Garibanın Yüzü Güler Mi?

Bu yazıda senin, benim yani bizim nasıl tutsak haline geldiğimizi yazacağım. Tutsağız doğru duydun. Şu an içinde bulunduğun ortamda etrafını çevreleyen demir parmaklıklar olmayabilir zaten benim tutsaklıktan kastım da o tür bir tutsaklık değil. Daha çok doğuştan gelen, alışkanlık olarak   atfettiğimiz ve bağımlılık saydığımız tutsaklıklar.

YAZININ VİDEO HALİ

Bunlar öyle tutsaklıklar ki modern kapitalist toplumların “ideal bir birey” olarak tanımladığı ve o bireye yüklediği sorumluluklardan ötürü doğmuş tutsaklıklar.

Bunlar öyle bağımlılıklar ki bir noktada artık seni ve beni yani toplumun büyük bir kısmını birer tutsak haline getiriyor. Mesela hayır diyemeyeceğimiz bağımlılıklara yani tutsaklıklara birer örnek verelim: Eğer sigara bağımlısıysan veya alkol bağımlısıysan “hayır ben daha kullanmayacağım” diyerek bu bağımlılıktan kurtulabilirsin ama “hayır ben artık vermeyeceğim” diyerek vergi borcundan, öğrenim kredisi borcundan, sigorta borcundan kurtulamazsın.

Bunlar öyle bağımlılıklar veya tutsaklıklardır ki ya sen çok mecbur durumdayken sana dayatılmıştır ya da sana dayatılırken hiç sorulmamıştır.Adeta bir ritüel gibi tekrarladığımız, yapmadığımız zaman ayıp sayılan, “modern kapitalist toplumun” gözünde bizleri ideal birey olmaktan çıkaran ve büyük çoğunluğu otorite tarafından dayatılan bağımlılıklar ve borçlardan bahsediyorum.

Bunlar öyle bağımlılıklar ki sen, ben anne rahmine düştüğümüzden andan itibaren o bağımlılıkların yaratacağı ekonomik, finansal hareketler birileri tarafından hesaplanıp, ülkelerin gelecekteki büyüme veya küçülme rakamlarına yansıyor. Mesela eğer bir ülkede potansiyel olarak nüfus %5 oranında büyüyecekse bu aynı zamanda şu demek; o ülkede bebek bezlerinin ortalama satış oranları %5 oranında büyüyecek, ortalama ilaç satışları %5 oranında büyüyecek, ortalama ders kitapları satışı %5 oranında büyüyecek, ortalama temel gıda satışı %5 oranında büyüyecek… gibi gibi liste uzatılabilir.

Ama şundan emin olabilirsin ki hayatta kalmak için çalışmak zorunda olan bizler, sen, ben yani fakirler, bedelini kendisinden önce başkası çokça ödememiş ve zenginliğine zenginlik katmamış ataları olmayanlar, mirassız kalıp borçlu doğarak nüfusa dahil olduğumuz andan itibaren bir ömür boyunca sürüp tutsaklığımıza sebebiyet verecek bağımlılıklar silsilesiyle birlikte dünyaya geliyoruz.

Bu borçların yaratması beklenen finansal bir miktar, hesap kalemlerine ekleniyor. Bununla birlikte ülkelere dair pazar ve kalkınma planları yapılıyor.  Az gelişmiş ve sömürge konumunda olan bir ülkeyi hayal et ve bu ülkenin sömürgeci bir devlet tarafından pazar yeri olarak kullanıldığını düşün. Doğal olarak içindeki bütün vatandaşlar da birer müşteri yani alıcı konumuna geçiyor öyle değil mi?

İçinde yaşadığın ülkenin bir pazar yeri, seninde o pazar yerindeki bir müşteri olup olmadığını düşünmeni istiyorum. Eğer cevabın “evet” ise ve “ya hakikaten ben bir pazar yerinde yaşıyorum ve bana müşteri gibi davranılıyor” diyorsan güzel ilerliyoruz demektir, yazıyı okumaya devam edebilirsin.

Şimdi yazının ortasına geldik, peki senin benim birer borçlu ve kendisinden kurtulamayacağımız borçlara sahip tutsaklar olup olmadığımızı anlamamıza ne yardım edecek? Şimdi bir fikir deneyi yapalım, senden bir ricam var, sağında ve solunda, cüzdanında veya cebinde kağıt veya demir para varsa onu çıkar.

Örneğin; cebinde elli kağıt para olsun, o elli birim değerindeki kağıt parayla elli paralık mal veya hizmet alabilirsin ve misalen elli kişilik nüfusu olan bir ülkede yaşıyor ol, o ülkedeki her bir kişinin sana bir para değerindeki mal veya hizmet borcu olmuş olurdu. Peki elinde yüz lira olsaydı ne olurdu? Bu sefer o insanlar sana iki birimlik mal veya hizmet borçlusu haline gelirdi. O halde teoride ve pratikte eğer içinde bulunduğun ortamda senin kazancın hiç artmıyor ve tam aksine bir başkasının kazancı çoğalıyorsa bunun doğal sonucu olarak sen o kişinin borçlusu haline geliyorsun, yani tutsağı haline geliyorsun. Büyük ölçekte toplumdaki zenginler sınıfının kazançlarını artırması ve kendilerine kıyasla aynı toplumdaki fakirlerin onlara mal ve çoğunlukla hizmet borçlusu haline gelmesi de, o fakirleri birer borçlu tutsaklar haline getiriyor.

Umarım durum şimdi biraz daha açığa kavuşmuştur. Peki bu duruma sebep olan kapitalist düzen, kapitalist devlet ve kapitalist toplum bu işin neresinde? Aslında bu üçü bunun planlayıcısı, uygulayıcısı ve kalite kontrolünü yapar durumda. Bu sistem küresel boyutta onu planlayanlarla yönetilirken her bir kapitalist devlet bu planı uygulamakla mükellef.

Burada kapitalizmi içselleştirmiş olan toplum işin neresinde? O da kalite kontrolünü yapar durumda çünkü “modern kapitalist toplum”un sana bana toplumda ideal birey diye tarif edilen komik bir bireyi örnek gösterdiğini ve rol model olarak biçtiğini çok iyi biliyorsun. Bu rolleri oynamak bir toplumdaki bireyleri tutsak haline getirir mi?

Hep birlikte bakalım, senden Google’da açık kaynaklarda bir arama yapmanı istiyorum, arama çubuğuna “Muhteşem Gatsby eğrisi” yazman yeterli. Karşına bir sonuç sayfası çıkacak bu sayfa 2012’li yıllarda bir ekonomistin ortaya attığı bir teoriyle alakalı. Bu tabloya baktığın zaman göreceğin şey şu, dünyanın bütün kapitalist ülkelerinde sınıf ayrımı denen bir şey var ve bu ayrım birçok kapitalist ülkeden aşılması zor bir bariyer haline gelmiş durumda.

muhteşem gatsby eğrisi

Bu öyle bir bariyer ki adeta bir tutsağın arkasında durduğu demir parmaklıklar gibi seni yaşamın boyunca çevreleyen ve refahın önünde, kalkınmanın önünde, yaşam standartlarının daha da yükselmesi yönünde aşılmaz bir çizgi haline gelmiş. İşte benim tutsaklık diye bahsettiğim şey, bu türden bir tutsaklık.

Yazının sonlarına doğru gelirken bir şey itiraf edeyim: Ben yeni icat edilmiş bir toplumsal problemden bahsetmiyorum, bu zaten daha önce de vardı ve böyle giderse bundan sonrada devam edecek. Hatta benim ve senin çocuklarım, bizimle aynı kaderi paylaşan milyonlarca insan, bu sorunla yüzleşecek.

Bankanın borcu derken, okul kredisinin borcu derken, onun bunun taksidi derken bir baktın doğduğundan bu yana ekonomik anlamda kalkınamamışsın. Bu durumu aynen böyle benim anlattığım gibi bir başkasına anlattığında ve o anlattığın kişi bir lümpen ise sana vereceği cevap şu: “Eee sen becerememişsin, baksana bilmem ne kimin yazılımcısı… bilmem ne kimin mühendisi şu kadar bilmem ne maaş alıyor! Kalkıp kapitalizme bok atma!”

İçten içe çok iyi biliyoruz ki bir toplumda herkes mühendis veya yazılımcı olursa madenlere kim girecek? Sokakları kim temizleyecek? Yaşlılara kim bakacak? Yani “istenmeyecek işleri” kim yapacak? Demek ki asıl mesele bu değil. O yüzden gözlerini iyi aç lütfen!

Geldik yazının sonuna. Ama sen ben ideal bireylerdik, bizim toplumla bir alıp veremediğimiz yoktu, okulumuza gittik, mezun olduk, güzel güzel işlerde işe başladık, vergilerimizi ödedik, kredilerimizi ödedik, suç işlemedik ve düzeni tehlikeye atamadık.

Peki toplumun büyük çoğunluğu olarak süre gelen yoksulluğumuzda adeta bir mahkumcasına bize söylenenleri yapmış olmamız ve bunun karşılığında sınıf atlayamamış olmak ve hatta “daha da özgür” olamamış olmak tutsaklık değil midir? Hem de yaşam boyu süren türden. Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

SESLİ MAKALE OLARAK DİNLE

28.06.2020 Sevan Onur Duman, DARPHANE PODCAST dizisinden.

(Visited 20 times, 1 visits today)
Kapat
Yandex.Metrica