Yazar: 01:47 Ekonomi, Manşet Haberler, Politika

Adaletin Terazisi Röveşata Çekti

“Adalet mülkün temelidir!” bu lafı diyen neden “hukuk” mülkün temelidir dememiş de, neden “adalet” mülkün temelidir demiş? Yazıya iki tane soru sorarak başlamak istiyorum, bunlardan ilkini az önce sordum. İkinci soru ise şu: ‘Hukukun üstünlüğü hukukun üstünlüğü!’ diye bağıran insanları bu aralar ne kadar sıklıkla duyuyorsun?

YAZI’NIN VİDEO HALİ

İlk sorunun cevabını vererek başlayayım, adil bir toplum yaratmanın yolu, iyi işleyen hukuki kurumlara sahip olmak değildir. Bunu duymanın sana biraz ters gelmesini anlıyorum çünkü sen, ben, biz kapitalist bir devlette ve kapitalist bir toplumda yaşıyoruz, dolayısıyla artık adalet mülkün temeli değil, hukuk mülkün ve mülkiyetin temeli haline geldi.

Peki bu noktada, içinde bulunduğumuz durumda, hukuk ve mülkiyet arasındaki ilişki nedir? Bunun için toplumsal ayrımın çok keskin olduğu kapitalist toplum ve kapitalist devletlere bakmamız lazım. Kendine şu soruyu sor: Toplumsal ayrımın uçurum boyutuna geldiği içinde bulunduğun bu toplumsal düzende, sen bu uçurumun neresindesin?

Tepesinde olmadığın garanti, yoksa bu yazıyı okuyor olmazdın diye tahmin ediyorum. Peki bizler  o derin çukurun, o uçurumun aşağısına itilmiş kalabalıklar olarak bugünlere gelmemizin sebebinin aslında “üstünlerin hukuku” olacağını hiç düşündük mü?

Evet. Senden tarihe bakmanı istiyorum. Yaşadığın ülkenin tarihine veya Amerikan tarihine veya Avrupa toplumlarının tarihine. Oradaki toplumların da senin benim gibi hukuktan, hukuki kurumlardan bir beklentileri vardı. Bu bahsettiğim beklentiler sadece bireyin bireyle veya bireyin devletle olan ilişkisini düzenlemek için hukuki kurumların yerine getirmesi gereken görevlere dair beklentiler değildi.

Bu beklentiler; toplumsal kırılmaya yol açan, mülkü ve mülkiyeti elinde bulunduranlarla, elinde bulundurmayanlar arasında bir çatışma çıktığında, bir çelişki ortaya çıktığında, hukuki kurumların dezavantajda olandan yana, garibandan yana, çoğunluktan yana, yani senden ve benden yana karar vermesini uman beklentilerdi.

Tarihe bak diyorum çünkü bu çelişkiler yaşandığında mülkiyeti elinde bulunduranlar ile bulundurmayanlar arasında bu çatışmalar yaşandığında, hak kaybedenlerin, mahkeme kaybedenlerin, taviz verenlerin ve haklarından mahrum kalanların ve aleyhine karar verilenlerin hep sen olduğunun farkına varacaksın.

Unutma hukuk kapitalist toplumda bir erk değildir, hukuk ideolojik bir araçtır. Ders kitaplarında, üniversite sınıflarında, sana, bana hukuk diye öğretilen şey ise kapitalist toplumun sürdürülebilir hale gelmesini esas alan zenginlerin hukukudur. Peki içinde yaşadığın toplumun bir zenginler hukukuna sahip olduğunu nasıl anlarsın? Çok basit. Zenginler hukukun olduğu bir ülkede mülkiyet sorgulanamaz, hatta kutsaldır dokunulamaz ve nereden geldiği merak edilemez.

Modern toplumda hukuki kurumlar daha önce kilise tarafından düzenlenen, dini otoriteler tarafından düzenlenen ekonomik ve toplumsal ilişkileri bugünün dünyasında dogmatik normlara göre değilde “demokratik normlara” göre düzenleyen yapı haline gelmiştir. Orta çağda kilise tarafından verilmiş olan kararların Tanrı tarafından verilmiş gibi gösterilmesiyle, modern toplumda üstünlerin hukukunun ve hukuki kurumların ortaya koyduğu kararların gücünü kapitalist devletten alıyormuş gibi ortaya koyması büyük bir benzeşimdir.

Bu benzeşimleri hayatının başka noktalarında gözlemleyebilmek için azıcık bir geçmişe bakmanı istiyorum. Bir telefon sapığının olduğunu hatırla, trafikte dayak yediğini, cüzdanının çalındığını, evine hırsız girdiğini, telefonunu kaptırdığını veya kazıklandığını hatırla. Yapabileceğin şey nedir? Adli mercilere başvurmak ve hakkını aramaktır değil mi?

Peki hak ettiğinden daha az maaş aldığını düşündüğün için patronuna, iş verenine, şirketine dava açabilir misin? Elbette yapamazsın çünkü bunun önü sözleşmelerle, idari hükümlerle veya kanunlarla kesilmiştir.

Şimdi diyeceksin ki:
-Ya Sevan abartma, gidip iş değiştiririm.
Tabii ki değiştirebilirsin. Eğer yaşadığın ülkede çalışabilir, gerçek mana da çalışabilir nüfusa dair işsizlik rakamları gayri resmî olarak %40’larda değil ise.

Tam bu noktada hakikaten öyle, diyeceğin bir Çin özdeyişi paylaşacağım seninle: “Davacı zengin, davalı fakir ise davacının olur pasta. Davacı fakir, davalı zengin ise davalıda kalır pasta. Davacı da davalı da zengin ise, aradan çekilir, özür diler yargıç. Davacı da davalı da fakir ise işte o zaman yerini bulur hak.”

Bu lafı da çok duydum “hukuk önünde herkes eşittir”, hayır! Kapitalist toplumda üstünlerin hukuku vardır ve kalabalıklar, haklarını talep edenler eğer ki istedikleri haklar adaletin mülke, mülkün edinilmesine, mülkün saklanmasına ve paylaşılmasına karşı tehdit oluşturacak haklar ise hikayenin nasıl sonuçlanacağını tahmin etmeni istiyorum. Tahmin et ve tahmin ederken kendine şu soruyu sor: kapitalist bir devletin bütün hukuki kurumları en nihayetinde zenginlerin eline geçer mi geçmez mi?

Daha iyi bir çalışma şartları, daha iyi bir eğitim, daha iyi bir sağlık hizmeti ve yaşam hakkı gibi çok basit talepleri dahi olan eylemcilere, kapitalist düzeni koruyan kolluk kuvvetlerinin mensupların birinin yaklaşıp ‘gidin hakkınızı mahkeme de arayın’ diye bağırması bu hikayenin olağan sonucu değil midir?

Çünkü düzen adeta üstünlerin hukuku tarafından, üstünlerin çıkarına çalışacak şekilde kurgulanmıştı. Yıllarca süren davalar, yüklü avukat ücretleri, mahkeme masrafları… Yeter ki sen, ben, hakkını arayan kim varsa mahkeme kapıları diye tabir edilen kapılarda sürünelim ve en sonunda vazgeçelim diye dizayn edilmiştir.

Lütfen aç ve üniversiteden kalma hukuk kitaplarına, hukuk defterlerine bak. Penceresiz bir okulda okumanı yasaklayan bir yasa var mı? Ay sonunu zor getirmeni engelleyen bir yasa var mı?

Yazının bu kısmına kadar geldiğimiz noktada az çok hukukun senin ve benim için, bizim için ne olmadığını anladık, nasıl bir araç olduğunu anladık. Hukukun, iş hukukunu düzenleyen tarafından, ekonomik ilişkileri düzenleyen tarafından, mülkiyet ve mülkiyet hakkını düzenleyen tarafından bahsettiğimi anlamışsındır.

Kapitalist bir toplumda, toplumun gerçek ihtiyaçlarından, yaralarından, ağrılarından kopmuş bir hukuk sistemi doğal olarak kendi soyut ve ideal gerçekliğini yaratır. Peki bu ideal gerçeklik günlere nasıl geldi?

Burjuva ideologlarından Montesquieu’nun sizin çok aşina olduğunu bir tabiri var, “devletin erkleri” hep tekrar ettiler hep. Neydi onlar; yasama, yargı, yürütme. Dediler ki biz eğer devlet erkini bu üç yapıya bölersek, her bir gücü bir ötekinin karşısında özerk kılabilirsek, her gücü kendine özel işlevlerle sınırlayabilirsek, böylece güçlerin kötüye kullanılmaması için aralarındaki dengenin herhangi biri lehine bozulmasını önlemiş oluruz. Yanıldılar ve yanılttılar.

Onlara göre, böylelikle hukuk devleti ve tutarlı bir insan hakları politikası gerçekleşebilecekti. Demokrasi işleyebilecekti. Kapitalist devletlerin erken dönemlerinde bu fikri ortaya atan ideologlar en büyük kaygılarının önüne geçmek istiyorlardı; mutlakiyeti sınırlamak, bu üç erki denetlenebilir hale getirmek ve despotizmi önlemek. Bu tezgaha “kuvvetler ayrılığı” adını verdiler, ancak sana, bana yani halka sadece yasama meclisindeki temsilcileri, “parti vekilleri seçebilme hakkını” verdiler.

Devlet yapısının diye iki alanı yani yürütme ve yargıyı halkın elinin erişemeyeceği kadar uzak bir konuma koydular. Kağıt üzerinde bu kuvvetler tabii ki ayrı gözükür. Bu kapitalist bir devletin biçimsel ihtiyacıdır ama bu kapitalist toplumdaki zenginlerin farkında olmadığı bir zaafı değildir, bilinçli olarak uyguladığı bir politikadır.

Şunu soruyorum ve merak ediyorum: Bir devlet memuru olan hakim, kapitalist bir devletin memuru olan hakim, kapitalin yani sermayenin ve o sermaye sınıfın aleyhine nasıl bir karar alabilir ki? Vicdanlara sesleniyorum! O hakimden statükoyu korumaktan başka ne yapması beklenir, üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

SESLİ MAKALE OLARAK DİNLE

20.06.2020 Sevan Onur Duman, DARPHANE PODCAST dizisinden.

(Visited 47 times, 1 visits today)
Kapat
Yandex.Metrica