Yazar: 17:11 Bilim, Köşe Yazıları, Manşet Haberler • 3 Yorum

Big Bang

1900’lü yılların başlarına kadar bilim dünyasında evrenin yapısına dair, hâkim olan inanç “statik evren” modeliydi. Bu modele göre evren sonsuzdu. Yani ezelden beri vardı; ebediyen var olacaktı; ucu bucağı yoktu ve sabit bir yapıdaydı. Materyalist ideolojiden dayanak alan bu görüş, o dönemin bilim dünyasındaki en büyük tabuydu. Bu yüzden birçok bilim adamı, her şeyin olduğu gibi zamanın da bir başlangıcı olması gerektiği fikrini dile getirmeye çekiniyordu. Çünkü işin ucunda akademik çevrelerden dışlanma ve kariyerini zedeleme ihtimali vardı. Nihayetinde, zamanın bir başlangıcı olması, mekânın da bir başlangıcı olması anlamına gelecek ve dolayısıyla evrenin yoktan var edildiği sonucunu doğuracaktı. Bu ise kutsal kitapların tanıttığı evren modeliydi ve kesinlikle kabul dilemezdi.
 

O dönem “statik evren” modelinin karşı tezi olan “yoktan var edilmiş” evren modeli çok cılız bir sesle dillendiriliyordu. İlk olarak Alexander Freidmann ve Belçikalı fizikçi papaz George Leamitre tarafından 1920’li yıllarda ortaya atılan bu teoriye göre evren, sıfır noktasının (yokluk), birden bire çok büyük bir enerjiyle, çok büyük bir kütleye dönüşmesi sayesinde yoktan var edilmişti. Bu teoriye karşı çıkanların başını çeken kişi Fred Hoyle adında bir İngiliz astronomdu. Ve dalga geçmek için bu teoriye “Big Bang” adını verdi. Nihayetinde Big Bang komik bir isimdi. Ama bu isim maalesef, teorinin üstüne öyle bir yapıştı ki, adı öyle kaldı. Bugün hâlâ bu teoriyi Big Bang veya Büyük Patlama teorisi olarak anıyoruz. “Big Bang” anı her ne kadar bir patlamayı andırsa bile, aslında bir patlama değildir. Çünkü bir patlamanın olması için bir mekâna ihtiyaç vardır ama o anda var olan tek şey “Yokluk”tu.

 

İlerleyen yıllarda Big Bang teorisini doğrulayan sayısız kanıt bulundu. Bu kanıtlardan en önemlisi 1929 yılında, meşhur Hubble teleskopuna adını veren Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın yaptığı çok önemli bir gözlemin akabinde ortaya çıktı. Edwin Hubble, yaptığı gözlemler sırasında, evrendeki tüm galaksilerin birbirinden kararlı bir şekilde uzaklaştığını tespit etti. Yani evren genişliyordu. Zariyat suresinin 47. ayetinde, evrenin yaratıcısı tarafından zaten açıklanmış olan bu durumu (Göğe gelince, onu biz ellerimizle kurduk. Hiç kuşkusuz, biz, genişleticileriz), Amerikalı bilim adamları modelledi ve adını “Expanding Universe” (Genişleyen Evren) koydu.

 

Evrenin genişlediği bilgisi, çok önemli bir ipucunu da içinde barındırıyordu. Eğer evren sürekli genişliyorsa, filmi geri sardığımızda onun, önceleri çok daha küçük olduğu sonucuna varırız. Filmin en başına gittiğimiz zaman da evreni tek bir noktada görürüz. Bu nokta, Big Bang’in hemen ardından vuku bulan ve evrenin tüm malzemesinin bir arada toplandığı bir noktadır. Enbiya suresinin 30. ayetinde; “Yer ve gök bitişikken biz onları ayırdık” ifadesi ile de bu noktaya dikkat çekilmiştir. Bu durum, uzay-zamanın bir başlangıcı olduğunu doğrulayan en önemli bilgi olarak kabul edildi. Bugün bilim adamlarının, evrenin genişleme hızından yola çıkarak, yaşını 13,7 milyar yıl olarak hesapladıklarını da ekleyelim.

 

Daha sonraları “Big Bang eğer gerçekse bunun bir kalıntısı olmalı” diye düşünüldü ve bu kalıntı “Kozmik Arka Alan Işınımı” olarak tanımlandı. Bu ışınım, evrenin her yerinde eşit oranda olması gerektiği tespit edilen bir kozmik radyasyondu. 1960’lı yıllarda Arno Penziaz ve Robert Woodrow Wilson adında iki bilim adamı bu radyasyonu tespit etti ve bu buluşları onlara 1978 yılında Nobel fizik ödülü kazandırdı.

 

Big Bang’in kanıtları tabi ki bunlarla bitmiyordu. Eğer evren ezeli olsaydı, içindeki tüm hidrojen helyuma dönüşmüş olmalıydı ve böyle bir evrende hidrojen diye bir gazın olmaması gerekirdi. Bu ve bunun gibi sayısız kanıt, bilim dünyasını uzay-zamanın bir başlangıcı olduğu gerçeğini kabul etmeye mecbur bıraktı.
 

Big Bang denince akla ilk gelen ismin Einstein olmasının sebebi ise onun meşhur “Genel Görelilik” kuramı ile Big Bang’in birbirlerini mükemmel şekilde tamamlıyor olmalarıdır.

 

Şimdi özetleyecek olursak başlangıçta hiç bir şey yoktu. Ve birden bire, zaman ve mekân bir arada yaratıldı. Ama ilk zamanlarda (Big Bang’in hemen ardından) her şey bir arada, inanılmaz derecede yoğun ve inanılmaz derecede sıcaktı. Evren genişledikçe yoğun kütlesi seyreldi, soğudu ve içinde yaşanılır bir hâle geldi.
 

(Hamza Yardımcıoğlu, Sıfır Noktası kitabından)

(Visited 22 times, 1 visits today)
Kapat