Yükleniyor...
Buradasınız:  Anasayfa  >  Analiz  >  Güncel Yazı

Vahşetin Alfabesi Olmaz

Tarafından   /  02 Ekim 2011  /  6 Yorum

No Gravatar

Amon tapınağında başrahipken üvey babası Usermaatre Meriamun (Yunanca, Ramses II)  tarafından Nil deltasında bir binanın yapımında çalışan Gösenli İbrani kökenli (İbrani halkı, İbranice  İivri” ya da “İbri” şeklinde markalaşan Yahudi sıfatı, kurucu kral olarak tarihte adı geçen Yakub’un oğlu Yehuda’nın kurduğu “Yahuda krallığı”ndan gelir. İsrailoğulları da Yakub’un on iki oğlunun soylarından gelenlere verilen bir ad şeklinde karşımıza çıkmaktadır.) işçileri denetlemek için Musa (Hozarsif) müfettiş olarak görevlendirir. (Bilindiği gibi Musa Levi kabilesinden İmran’ın oğludur. Yakup’un soyundan olan Musa’nın annesi de Yocheved’dir.) Musa bölgeye vardığında Tibet kökenli rahip Yetro’nun evine konuk olur. Onunla tanıştıktan sonra Yetro’nun kızı Tsippora ile evlenir. Mısır’a döndüğünde firavunluk koltuğunda umudu kesilen Musa, soyunun geldiğine inandığı bir gurup “İbri” halkıyla Mısır ordusuna baş kaldırmış ve daha sonra da Mısır ordusu tarafından bölgeden kovulması için çaba gösterilmiştir. Mısır firavunu Usermaatre Meriamun (Ramses II) ise üvey oğlu Musa’yı öldürmek istememiştir. Musa beraberindeki bir gurup İbrani’yle Filistin topraklarına geçer ve orada bulunan Filistinlilerle ortak yaşamaya karar verir. Bölgenin asıl sahibi olan Filistin kökenliler tereddütsüz olarak bölgelerine gelen bu yeni topluluğu kabul ederler. Daha sonra da bölge orada yaşamlarını devam ettiren İbranilerin (sonraları da Yahudiler) toprakları olarak tarih sayfalarında bütün gizli belgeleriyle gömülü kalır. Böylece tarih sayfalarında Filistin toprakları yaklaşık 3300 yıldır kuşatılmayla baş başa kalacak bir başlangıç şeklinde görülür. Bu topraklarda inanılmaz hareketlilikler bitmek bilmedi. Mezopotamya bölgesinde etkili bir kent krallığı olan Asurlular İ.Ö. 721 yılında Filistin topraklarındaki Yahuda krallığına bağlı Kuzey İsrail’de yer alan İsrail krallığının onuncu boyunu işgal eder. Bu işgal diski içinde sadece Asurlular yer almadı. Tarihin sayfalarında at koşturan çoğu ülkeler Filistin bölgesini kuşatmak için adeta yarışıyorlardı. Tarih sayfaları eski olayların üstüne bir perde gibi çekildikten sonra ibreler 1964 yılını gösteriyordu. Bu dönemde Filistinlilerin yaşadıkları bölge topraklarının kaybı ve güçlü devletlerin paylaması sessizce devam ediyordu. Filistin üzerindeki emperyalist egemenliğin geri püskürtülmesi için bir direniş örgütünün kurulması gündeme geliyordu.

Nitekim 13-16 Ocak 1964 tarihleri arasında “PLO” [(Arapça dilinde “Munazzamat al-Tahrir al-Filastiniya” İngilizcede “Paletsine Liberation Organization”)] adıyla önceleri uluslar arasında tanınan örgüt Kahire’de toplanan Arap ülkelerinin zirvesi sırasında kurulur. Filistin Ulusal konseyinin 29.05.1964 yılında toplanmasından sonra 1.06.1964 yılında dönemin Mısır Devlet başkanı Cemal Abdulnasır’ın desteğiyle “Filistin Kurtuluş Örgütü” kurulur. Temelleri atıldıktan sonra “FKÖ”nün kurumsallaşması döneminde Arap devletleri Filistin Mücadelesinde yetiştirilmek üzere askeri okullara Filistinli gençler alınır. Arap devletleri “FKÖ” bürolarının kurulmasına yardımcı olurlar. Böylece Gazze ve Sina’da bir Filistin kurtuluş ordusu kurulur. Bunların amacı İsrail kuşatmasının çok daha fazla ilerlemesini engellemek, bağımsız bir Filistin devleti kurmak ve daha önce İsrail tarafından işgal edilmiş toprakların geri alınması için gerilla hareketi başlatmaktı. 1969 yılında en güçlü Örgüt olan El-Fetih lideri Yaser Arafat 1969 yılında “FKÖ”nün Yürütme Kurulu Başkanlığına getirilir. 1973 yılından hemen sonra da Uluslar arası diplomasi trafiğinde Sürgünde bir “Filistin Hükümeti” kimliğini kazandırır. (El-fetih, Güç-17, Havari Gurubu, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC) bünyesinde bulunur.) Süreç içindeki başkanlar da Ahmed Subeyri (10.06.1964-24.12.1967) Yahya Hammuda 24.12.1967-2.02.1969, Yaser Arafat Ebu Ammar 2.02.1969-11.11.2004, Mahmud Abbas ”Ebu Mazen”29.10.2004.. Özgürlük mücadelesine bedeller ödeyerek başlayan FKÖ’nün Marksist savunucuları eylemleri Sofular ve Şeyhler tarafından benimsenmemiş, rahatları kaçmasın diye emperyalist ülkeler adına ispiyonculuğa soyunmuşlardı. Bu örgütün kuruluş yıllarına denk düşen 68-70 kuşaklarının önde gelen Türk devrimcileri olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin ve daha adını sayamadığım bazı devrimci Türk gençleri FKÖ’de gerilla eğitimi görerek İsrail’in bu haksız baskı ve zorbalığına karşı savaşmışlardı… Bu gerilla savaşı aslında emperyalist güç olan Amerikan baskısı ve sömürüsüne karşıydı. Onlar savaşırlarken sofu ve şeyhler de etrafını izole ettiği bahçelerinde yaşamın tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Yani Arap dünyası bir taraftan ayıp olmasın diye “FKÖ”nü kurar, bir taraftan da emperyalistlerin bölgeye sızmalarına göz kapatır. Sonuç bugün ortada emperyalist güçlerin piyon olarak öne sürdüğü İsrail’in kendi dinsel inançlarında bile yer almayan, acımasız bir katliama dönüştüğü açıkça görülmektedir. Katliamın amacının ise gerçeklerden saptırılarak sözde  “Vaad edilmiş topraklar” şeklinde betimlenen “Arz-ı mev’ut” üzerinde kurdukları vatanlarının topraklarını güvence altına almalarına bağlanmaktadır.

 

Her güçlü devlet Filistin’de egemenlik yapmıştır.

 

Filistin toprakları İslamiyet’in yayılmasından sonra belki de akraba topraklarıdır diye o sıralarda Halife Ebubekir’in de dikkatini çekmiş ve 633 yılında bölgeyi kuşatmak üzere iki birlik gönderir. Bu birliklerin başarı gösterdikleri belirtilmektedir. 638 yılında ise Kudüs, Halife Ömer tarafından tamamen kuşatılır. Bu kuşatmadan sonra 1099 yılına kadar Kudüs’ün koruması Müslümanların egemenliğinde kalır. Yani Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Selçuklular burada egemenlik sürdürdüler. Daha sonra da haçlıların yaptığı saldırılar sonucu Kudüs, yeniden Hıristiyanların eline geçer. Aynı yıl bölgede Hıristiyan krallığı kurulur. 1187 yılında yeniden Selahaddin-i Eyyubi tarafından kuşatılır. Ancak 1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Kudüs ve Filistin toprakları Osmanlı egemenliğinde kalır. Bu egemenlik 1918 yılındaki İngiliz işgaline kadar devam eder ve Filistin’de ayaklanmaların başlamasına neden olur.

İkinci dünya savaşı sırasında Nazi katliamından kaçamayan yaklaşık 6 milyon Yahudi öldürülür. Öldürülme nedenlerinin başında Almanya’da güç dengesini kırmak ve Yahudi halkının oradan ayrılması şeklinde değerlendirilmiş olabileceği düşünülmektedir. Kaçanlar ise “BM” tarafından Filistin’de belirlenen topraklarda koruma altına alınırlar. 29.11.1947 yılında ise İsrail resmen kurulmuş ve 33 ülkenin ortaya koyduğu bu planla 13 aleyhte oy kullanılmış 10 ülke ise çekimser kalmıştır. Bu plan oluşturulmadan önce Yahudi gazeteci yazar Theodor Herzl, 1896 yılında yayınladığı  Yahudi Devleti adlı kitabında açıkça Yahudilerin kurtuluşunun bir devlet kurulmasından başka bir çözümle olmayacağını belirterek Yahudi devletinin de “fikir babası” konumunda görülür. Yahudi inancında “Vaad edilmiş topraklar” şeklinde betimlenen “Arz-ı mev’ut” üzerinde vatan kurma fikri 1948 yılında İngilizlerin fikri olarak ortaya atılır. O dönemde İngilizler Filistin’deki konsolosluklarını Yahudilerin korumasına bırakırlar. 1870 yılında Yahudilerin faaliyetleri İngilizlerden Ruslara geçer.

Louis Aragon  “Bedenim, benim seçmediğim iki yabancının birleşmesiyle oluştu” şeklinde bir ifade kullanır. Evlilik dışı bir ilişkiden dünyaya gelmesini bu dizelerle ifade etmeye çalışan yazar, sanki tarihin 3 bin yıl derinliklerindeki Filistin topraklarına göçler yoluyla gelen halkların orada birleşmesiyle oluşan yaşam tarzına bir gönderme olarak görülmektedir. Tarihin çaprazlama derinliğinde yer alan Filistin halkının içinde bulunduğu yok ediliş, sindirilme, katliam sadece İsrail katliamı olarak örnek gösterilmemeli. Amerika kıtasına yerleşen beyazların bölgede yaşayan Kızılderilileri nasıl yok ettiklerini rafa kaldıran emperyalist güçlerin daha çok örneklerini yaşamaya gebe kalacaktır insanlar. İspanyollar bölge topraklarını ele geçirmek için Maya, Aztek ve İknaların egemenliklerine nasıl son verdiklerini sanırım hepimiz biliriz. İspanyollar İsrail baskılarına benzer bir siyasal atakla on yıl gibi kısa bir süre içinde İnka devletinin yok olmasına neden olurlar. Bu örnekleri vermemin nedeni Emperyalist ülkelerin öncü piyonlarından İsrail’in Ortadoğu’daki dinsel çıkarlarını koruma adı altında Filistin topraklarının kutsallığını da bahane ederek girişimini acımasızca göstermesidir. Oysa tarih Filistin topraklarına zorla giren Yahudi kökenli Musa’nın serüvenlerine tanıklık etmektedir. Durum ortadayken tarihin geçmişteki bu inanılmaz gerçekliğinden sonra ortaya konulan günümüzdeki Filistin vahşeti emperyalist ülkelerin İsrail’in tarihsel tanıklığına ortak olma gibi bir çaba içinde oldukları kuşkusuz görülmektedir.

 

Gazze yakılırken Türkiye’de çıkarcılar da iş başındadır.

 

Filistin topraklarının tarihin derinliklerinden bu güne kadar nasıl işgal edildiğini  [“İsralil+İbrani+Yahudi”] kıskacında kısa cümlelerle anlatmamın tek nedeni; renkli yaşamdan bir türlü vaz geçmeyen, kendilerini İslam ideolojisinin koruyucusu gibi gösteren sofu ve şeyhlerin son günlerde İsrail baskılarına karşı nasıl suskunluk içine girmiş olduklarına bir örnek olarak göstermeyi uygun gördüm. Çünkü bu şeyh ve sofuların tek amacı İslam inancının yaygınlaşması ya da zincirlerinden kurtulması değildi. Onlar renkli yaşamlarına barut kokuları karışmasın diye Filistin toprakları, İsrail’in amaçlı saldırıları sonucundaki kaybedişiyle ilgilenmemişlerdi. 2009 yılında Gazze’yi İsrail tankları, topları,  uçakları vurdukça Filistinli çocukların çığlıkları da yükselmişti. Ateşkes sonucunda yaklaşık 1260 kişi hayatını kaybetti. Bunların çoğu da savunmasız yaşlılar, özürlüler, hastalar, kadınlar ve çocuklardı.   İsrail askerlerinin Filistin çocuklarına karşı uyguladıkları katliam, kelimelerle anlatılamayacak bir durum sergiler. Bu katliamın tek nedeni kendi inançlarında her dakika sayıkladıkları “Vaad edilmiş topraklar”ın bütünlüğüne kavuşmalarındandı. Oysa bu “Vaad edilmiş topraklar” dedikleri yer ise Musa’nın önce sığınmacı daha sonra da işgalci olarak bölgeyi kuşattığı toprakların asıl sahipleri olan Filistinlilerdi. Vahşetin alfabesi olmaz.  İsrail’in 2009 yılında  uyguladığı bu soy kırma savaş ve  baskılarına gözlerine İslam’ın yeşil perdesini çekmiş Türkiye’deki kurnaz bazı sözde İslamcı yardım dernekleri ise devletin gücüyle harekete geçmişlerdi. Bunlar da Türkiye içindeki açları ve işsizleri çıkar uğruna açıkça vuranlardı. Nereye baksak, bunların yüksek rakamlarla yazdırdıkları reklam afişlerini görürüz. Bu afişlerde yazılan duygu sömürücü ortak slogan ise Filistin’de ölenlere yardım toplama şeklinde yazıldığını görürüz. Yeşil eylemin baş mimarları da başta devletin “Türkkızılayı” ve onun takipçisi gibi gösterilen İslami yardım dernekleriydi. Bunlar Filistin’de sadece ölenlerin ailelerine yardım etmek için çırpınan Türkiye’deki kurnaz, kısa yoldan fikirdaşlarını zengin etmek için türeyen İslami yardım birlikleriydi. Filistin üzerine İsrail askerleri tarafından yağdırılan ölüm ateşine karşılık Türk İslamcıları da bunu bir araç gibi kullanarak fırsat bu fırsat deyip, kesenin boş kalan torbalarını doldurma hayaline kapılmışlardı.

Çöl ortamında yaşam şansını elde etmek için hemcinsini parçalayan hayvanların ardında bıraktıkları leşlere ilk önce kartallar konar. Bu kartallar hiçbir zaman taze av peşinde olmazlar. Yani bölgede katliam yapılırken; bir ülkenin yaşam alanı de yok edilip, leş haline getirilirken, İslami örgütler sadece çıkarlarını korumak için dilencilik mesleğiyle nasıl uğraştıklarını dünyaya duyurmaktadırlar. Bunların başı da Türkiye olarak görülür. Çünkü Devlet kendi bünyesine bile banka hesap numaralarını yazdırarak, bir yoldan vatandaşın cebindeki bir Türk lirasını alma hesapları peşindedir. Özellikle yaptığı yolsuzluklar nedeniyle Almanya’da yasalar karşısında suçlanarak bazı üst düzey yöneticileri tutuklanan “Deniz Feneri” derneği de ne hikmetse bu leş paylaşma savaşında çıkar elde etmek için yüzleri bile kızarmadan gariban İslam emekçilerinin üç kuruşlarına göz dikmektedir. Deniz feneri, İnsani Yardım Vakfı ve diğerleri. Filistin topraklarında gözü olan İsrail’in sırtını dayadığı güçlere karşı savaşmak yerine yeni dilencilik kapılarını aralayarak olayla ilgiliymiş gibi bir tablo çizerek halkın cebinden ekmek paralarını bu şekilde alıyorlar. Görüleceği gibi sokak afişlerinde inanılmaz oyunlarla cümleler kuran dinci kesim; hiç bir zaman doğru ve namuslu bir şekilde toplanan paraları Gazze ya da orada yaşamak bile istemeyen halka göndermek yerine bağlı bulundukları bireysel örgütlerine kullanma yolunu daha mantıklı düşünmektedirler. Dilencilik camii avlularından duvar panolarına oradan da gökyüzü lambalarına yazılan afişlere taşınmıştır. “Ilımlı İslam modeli” dedikleri bir ideolojiyle afişlerle dilencilik anlayışını dünya insanlarına göstermektedir… Panolar arasında göze çarpanlar ise özellikle Türkkızılayı ”Gazze’ye yüreğimizden el uzatıyoruz” şeklinde bir sloganla “Şirinevler meydanında bulunan Kızılay çadırında makbuz karşılığı şartlı bağış kabul ediyoruz” şeklinde bir açıklamaya yer vermiş. Yine Kızılay’ın bir başka reklamında da ”Yardımlarınızı Filistin’e ulaştırıyoruz” banka hesap numaraları da verilmiş. Eminönü Balık Ekmek Satıcıları Derneği de “Filistin Seninleyiz” sloganıyla “Bugünkü gelirimizi Filistinli kardeşlerimizle paylaşıyoruz” şeklinde bir ifade kullanmış; İnsanı Yardım Vakfı da “Göz yumma, yardım et” ve “yapabileceğiniz bir şey mutlaka var! Hemen, şimdi!” Şeklinde oldukça kışkırtıcı ve duygu sömürücü bir ifade kullanmış. Beyoğlu Kaymakamlığının adının yazılı olduğu bir Kızılay pankartında ise ”Filistin’de İnsanlık ölüyor, Şimdi yardım zamanı” şeklinde bir ifade görülür. Kimse Yok mu Derneğinin afişinde de ”Filistin’e yardım götürüyoruz, bağışlarınızla acılarını paylaşalım” şeklindedir. Kızılay’ın Bakırköy’deki afişinde ise Kaymakamlığın işbirliğiyle “İnsanlık sınavı şimdi yardım zamanı” şeklinde “Türkkızılay”a kan bağışı “yardım” olarak kabul ediliyor. Bu afişlerdeki ifadelere bakıldığında kurnazlar her semtin genel yapısı ve yoğunluğunu dikkate alarak bazı sloganlar yaratmış bulunmaktadırlar. Bu panoları çoğaltmak hiç de zor değildir. Türkiye’nin her tarafında bu panolardan yüzlercesi bulunur. Bu panolara verilen reklamların bedelleriyle sanırım İMF’nin bir deliği kapanır. Bir de toplanan paraların hesabı yapılırsa Türkiye dünyanın bankası olur. Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik kaosun önlenmesi yerine İslam inanıcını çıkar uğruna kullanarak ortaya kabak çekirdeği gibi çıkan bu derneklerin arkasında da kesinlikle devlet vardır. Benim bu derneklere ve onlara cesaret veren devletin ilgili organlarına bir önerim var: Bırakın bu “Gazze senaryosunu, Türkiye’ye ekonomik yoldan yaptırım uygulayan IMF gibi örgütün alacakları İsrail’in Filistin’e uyguladığı askeri saldırısından daha tehlikelidir. Afişlerinizdeki sloganı eğer yüreğiniz sağlamsa, dürüst ve namusluysa “İMF’nin kölesi olmaktan kurtulmalıyız” gibi bir sloganla ortaya çıkıp bu eyleminizin boyutunu emperyalist baskılara karşı kullanın. İnanın başta ben size bir günlük ekmek paramı vereceğim…!

İsrail bir taraftan egemen güçlerin bölgedeki koruyuculuğunu yaparken Türkiye’deki İslamcılar da meydanlarda dilencilik yaparak at koşturmaktadırlar. Unutmasınlar ki 68 sol hareketi içinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan Filistin halkının safında yer almış bire bir İsrail baskısına karşı Filistinli direnişçilerle ortak hareket etmişlerdi…Bu karşı duruş anlayışı da Marksist bir anlayıştı….Bu gençler Türk’tü, İslam’dı ve Sosyalistlerdi. Görüleceği gibi İslami anlayışı çıkar uğruna kullanıp nereye sokulmuşsa orada mutlaka bir tahribat olmuştur. Türkiye’nin yakından ya da uzaktan bir meselesi olmayan Filistin olayı birçok yardım kuruluşlarına önlenemez bir çıkar malzemesi olmuş ve Türkiye sokaklarında bu örgütlerin yardım afişleri yoğun bir şekilde görülmüştür. Duvar afişlerinde görülen ortak nokta; “din”i kullanarak, gerçek yüzlerini de İsrail askerleri tarafından öldürülmüş çocukların resimleriyle kapatarak, gariban, ekmek parasını zor bulan İslam emekçilerinin ellerine geçen üç kuruş “ekmek parasını” alıp, söz de “İslam elden gidiyor” gibi örgütsel çalışmalarla bu paraları amaçlı yerlere aktarma ya da büyük alış veriş merkezlerine kaydırarak “İslam kapitalizmini” bu şekilde beslemek istemektedirler.

www.anahtar.tv

6
Kimler Neler Demiş?

avatar
5 Yorum konuları
1 Konu cevapları
0 Takipçiler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorum dizisi
4 Yorum yazarları
Farklı / İlginç Ayrıntılar « Kitap Özetleri, Tahlilleri ve MakalelerAli NarçınSerhat Ahmet Tanhilarion21Hüsnü Son yorum yazarları
  Takip  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Hüsnü
Ziyaretçi

deniz gezmiş ve diğerlerinin, sonradan bozulan FKÖ de eğitildiğini biliyordum. yazınız sayesinde FKÖ nün israil tarafından oluşturulmuş olabileceği ihtimali aklıma geldi, Doğrumudur?

hilarion21
Üye

Ali Hocam, Hozarsif (Musa) demişsiniz… Hozarsif JOSEFF yada Mısır’daki söylenişiyle JOSSARSHEF olarak adlandırılan kişi Hz. YUSUF değil midir? Musa’nın MOSSES yada Tothmose Olduğunu sanıyordum… Yanlış mı biliyorum? Saygılar hürmetler

Serhat Ahmet Tan
Üye

bu görüşe bende katılıyorum . hozarsif YUSUF olmalı musa ise TOHTMOSE

Ali Narçın
Ziyaretçi

Değerli dostlarım: Tutmosis; XVIII Hanedan döneminde aynı aileden gelen 4 firavuna verilen ortak bir ünvandır. Bu firavunlara verilen adın önceleri Thot tarafından söylendiği hikaye edilir. Thutmosis(Tutmes) “Tanrı Thot onu dünyaya getirdi” anlamına gelen Mısır dilinde “Chutimes” adının Yunanca çevirisidir.Görüleceği gibi “mosis” sözcük jesti Yunan dilindeki söyleniş biçimidir.Bu nedenle Musa için kullanılan “Mosses” sözcüğüne dikkat edilmesi gerekmektedir. Hozarsif tarihçi Manheton’un hiyeroglif dilinden doğrudan ele aldığı Musa’nın Mısır dilindeki adı şeklinde belirtilmiştir.Bu adı doğrulayan başka kaynaklar da bulunmaktadır.Konuyla ilgili kaynaklar “A’dan Z’ye Mısır” adlı eserimde gösterilmektedir. Hozarsif adının sadece Musa için kullanılması da yanlıştır. Örnek gösterilmesi gerektiğinde “Ahmet” adını kullanan binlerce insan… Devamını Oku »

hilarion21
Üye

Değerli üstadım yine affınıza sığınarak belirtmek isterim. Musa kelimesi Mosses olarak grekçe olabilir ancak Tothmose kelimesi bildiğim kadarıyla grekçe değil mısırın en kadim dili olan KOPT dilinde yani kıpticedir. (KIPTİCE bir başka şekilde söylenecek olursa EGYPT, yani mısır veya GYPSE – Cipsi yani çingene dilidir. Mısırın yerlileri bilindiği üzere Hindu kökenlidir. Yani çingenedirler) işin garip tarafı TOTHMOSE kelimesi tam da bu dilde Musa nın hikayesine uygun olarak “Sudan gelen” ya da “suyun getirdiği” anlamındadır. Yine bilindiği üzere Hz Musa annesi tarafından sepet içinde nil nehrine bırkılır. Firavunun karısı veya kızı onu nehirde yıkanırken o sepetin içinde bulur ve ona suyun… Devamını Oku »

trackback

[…] –  Musa bölgeye vardığında Tibet kökenli rahip Yetro’nun evine konuk olur. Onunla tanıştıktan sonra Yetro’nun kızı Tsippora ile evlenir. (Kaynak:bkz) […]

Bunlar da ilgini çekebilir

Masonseverlik Dersine Giriş 101

Devamını Oku →